İran-İsrail-ABD savaşında tarafların konumu sürecin uzayacağını gösteriyor ve tarafların stratejileri sorgulanıyor. (Görsel: YZ)

İsrail, İran hakkında hesap hatası mı yaptı?

İran tarafından fırlatılan füzeler, İsrail’in güneyindeki Arad ve Dimona kentlerini vurdu. Tahran, saldırının İsfahan’daki Natanz nükleer tesisine yönelik İsrail saldırısına misilleme olduğunu açıkladı.

İsrail Sağlık Bakanlığına göre cumartesi günü düzenlenen saldırılarda en az 180 kişi yaralandı, yüzlerce kişi bölgeden tahliye edildi. Dimona, ülkenin ana nükleer araştırma merkezine ev sahipliği yapması nedeniyle stratejik öneme sahip.

Başbakan Binyamin Netanyahu, yaşananları “ülkenin geleceği için verilen mücadelede çok zor bir gece” olarak nitelendirdi. Bakanlık verilerine göre, 28 Şubat’tan bu yana süren savaşta İsrail’de 4 bin 500’den fazla kişi yaralandı.

Analistler, İsrail’in daha önce Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’da operasyonlar yürütmesine rağmen, son haftalarda savaşın etkilerinin ilk kez bu ölçekte İsrail içinde hissedildiğine dikkat çekiyor.

İran hangi silahları kullanıyor?

Uzmanlara göre, İran, Orta Doğu’nun en geniş ve çeşitli füze programlarından birine sahip. İran’ın füze programı, kısa ve orta menzilli balistik füzeler ve uzun menzilli seyir füzeleri ile kara ve gemisavar sistemlerini içeriyor

İran’ın kısa menzilli füzeleri 150–800 km, orta menzilli sistemleri ise daha uzun mesafelerde etkili olabiliyor. Daha uzun menzilli bazı sistemlerin iki bin km’nin üzerine çıktığı belirtiliyor.

Ayrıca İran’ın saldırılarda misket başlıklı (cluster) mühimmat kullandığı iddia ediliyor. Bu tür mühimmat, tek bir patlayıcı yerine çok sayıda küçük bomba yayarak geniş alanı etkiliyor ve müdahaleyi zorlaştırıyor.

İsrail ordusu, hava savunma sistemlerinin devreye girdiğini ancak bazı füzeleri engelleyemediğini açıkladı. Uzmanlara göre, misket mühimmatı açıldıktan sonra çoklu hedefe dönüşüyor. Bu da önlemeyi teknik olarak zorlaştırıyor. 

Ayrıca İsrail’in önleyici füze stoklarını korumak için bazı tehditlere müdahale etmemiş olabileceği de değerlendiriliyor.

Sırada ne var?

Çatışmanın bir sonraki aşamasında tarafların hayatî önemdeki altyapıları hedef almaya devam etmesi bekleniyor.

İran, Natanz tesisine saldırıya karşılık verirken, İsrail daha önce Tahran’daki yakıt depolarını vurmuştu. ABD ise İran’ın önemli petrol ihracat noktalarından biri olan Harg adasını hedef almıştı.

Tahran ayrıca, küresel petrol ticareti için hayatî önem arz eden Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatma yönünde adımlar attı. 

ABD Başkanı Donald Trump ise boğazın yeniden açılmaması halinde İran’ın enerji altyapısını vurmakla tehdit etti.

Analistler, çatışmanın gittikçe daha geniş çaplı ve yüksek riskli bir aşamaya girdiği uyarısında bulunuyor.

İran'ın savaş stratejisi: Direniş yoluyla barış

Savaşın üçüncü haftasında Donald Trump, kendi yarattığı bir çatışmanın içinde sıkışıp kalmış durumda. 

Middle East Monitor’da Hamid Bahrami imzasıyla yer alan yorumda, İran-ABD-İsrail savaşına gidişatına ilişkin genel bir değerlendirme yapılıyor.

Buna göre, “saatler ve ültimatomlarla ölçülen hızlı bir baskı kampanyası olarak sunulan bu sürecin artık Washington’da değil, Tahran’da belirlenen bir takvime göre ilerlediği ifade ediliyor. 

Yıllardır Washington ve Tel Aviv'de yaygın olan görüş, İran'ın ekonomik boğma ve hedefli suikastların bir kombinasyonu yoluyla kontrol altına alınabileceği yönündeydi. Bu, tam ölçekli bir savaşı tetiklemeden İslam Cumhuriyeti'nin komuta yapısını devre dışı bırakmak için tasarlanmış bir “başını ezme” stratejisiydi. Bu varsayım şu anda yıkıma uğrayacak şekilde sınanıyor. 

İki farklı stratejik mantık

Tanık olunan şey rastgele bir tırmanış değil, temelde farklı iki stratejik mantığın çarpışması. ABD ve İsrail, kendilerinin açık bir karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olduğu alanlarda savaşıyor: Güvenlik operasyonları, hava gücü ve “kafa kesme” saldırılarının cerrahi terörü. Buna karşılık İran, kendi avantajlarının olduğu alanlarda savaşmayı seçti: askeri coğrafya, asimetrik ağlar ve Hürmüz Boğazı ile Bab el-Mandeb’den geçen küresel ekonomiye maliyet yükleme yeteneği. 

Dolayısıyla İran’ın en uygun tepkisi, düşmanın taktiklerini taklit etmek değil, daha radikal bir şekilde kendisi olmak: göreceli üstünlüğü olduğu alanlarda bahsi ikiye katlamak.

Caydırıcılık stratejisi

Uluslararası ilişkiler teorisinde caydırıcılık genellikle ‘reddetme yoluyla caydırıcılık’ ve ‘ceza yoluyla caydırıcılık’ olarak ikiye ayrılır. İran, on yıllardır reddetme yoluna başvurdu; saldırıyı o kadar maliyetli hale getirdi ki, hiç denenmeyecek hale geldi. Ancak İran topraklarında işlenen suikastlarla damgalanan 7 Ekim sonrası manzara, Tahran’ı kasıtlı bir dönüşe itti: Ceza yoluyla caydırıcılık. Mantık çok açık. Trump-Netanyahu ekseni İran altyapısına saldırdığında, İran’ın iradesini sınıyorlar. 

Tahran, Basra Körfezi’ndeki Arap devletlerindeki petrol tesislerini, İsrail sularındaki doğal gaz sahalarını veya ABD ordusunun bölgedeki müttefiklerine tedarik sağlayan rafinerileri hedef alarak aynı şekilde karşılık vermezse, bombalamalar durmayacak. İran’ın tüm önemli enerji ve lojistik merkezleri harabeye dönene kadar genişleyecektir. Bu, tırmanışın hakimiyetinin acımasız matematiği. Böyle bir mücadelede, kısa vadeli acıyı göğüslemeye hazır olduğunu kanıtlayan ve karşı tarafın acısını dayanılmaz hale getiren taraf, nihayetinde savaşın gidişatını belirler.

Bu nedenle İran’ın bugünkü stratejisi saldırı eylemleri üzerine kurulu. Bu savaş basketbola benziyor; savunma önemli, ancak belirleyici değişken kaç sayı attığınız. Bu bölgesel savaşta, İran’ın hasar verme yeteneği (saldırı gücü) kendi hava sahasını savunma kapasitesinden çok daha önemli. Çünkü düşmanın asimetrik bir zayıflığı var. İsrail, sınırlı coğrafi derinlik, yoğun ve sosyal açıdan kırılgan bir nüfus ve kesintilere karşı son derece hassas bir ekonomiye sahip. 

ABD güçleri, teknolojik üstünlüklerine rağmen, İran'ın kendi topraklarından daha fazla açıkta kalan Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz’deki üslerde yoğunlaşmış durumda. Her iki tarafın da kimin önce göz kırpacağını test ettiği uzun süren bir ‘tavuk oyunu’nda, toprak bütünlüğü ve sosyal uyum açısından kaybedecekleri daha az olan taraf avantajlıdır. On yıllarca süren yaptırımlar ve baskı altında şekillenen İran'ın toplumsal direnci, paradoksal bir şekilde stratejik bir varlık haline geldi.

İran’ın devlet dışı müttefikleri şimdi bu mantığı hayata geçirmekle görevlendirilmiştir. Mantıken, saldırganlık düzeyini yükseltmeleri gerekir: düşmanın hava savunma kapasitelerini alt etmek için tasarlanmış, hedefli kara operasyonları, koordineli füze saldırıları ve İHA sürülerinin bir kombinasyonu. 

‘Stratejik sabır’ sona erdi

Bu savaş, 7 Ekim sonrası İran’ın pasif tutumunu tersine çeviriyor. Tahran’ın ‘stratejik sabır’ olarak adlandırdığı, kapasite geliştirirken darbeleri emip hiç gelmeyen diplomatik fırsatları beklediği yıllar süren bu doktrin, bugün terk edilmiş durumda. 

Bu savaşın argümanının özü, ‘Direniş Yoluyla Barış’ başlığında özetleniyor. Bu bir slogan değil, stratejik bir önerme: İran için şu anda istikrarlı ve tanınmış bir bölgesel role giden yol, taviz vermekten değil, acı çektirme konusunda kırılmaz bir kapasite sergilemekten geçiyor. Savaş, bir basketbol maçı gibi, en iyi savunmayı yapanın değil, en önemli anlarda sayı yapmaya devam edenin kazanacağı bir oyun olacak. Önümüzdeki haftalar, İran’ın Washington ve Tel Aviv’de yeniden hesap yapılmasını gerektirecek saldırı ivmesini sürdürüp sürdüremeyeceğini gösterecek. Artık şüphe götürmez bir gerçek var ki, o da stratejik sabır döneminin sona erdiği. Bunun direniş yoluyla barışa yol açıp açmayacağı ise, önümüzdeki haftaların cevaplayacağı bir soru.”