Uzmanlar şiddetin ani ortaya çıkan bir durum olmadığını ve “gelişen bir süreç olduğunu” belirterek, konunun haberlerde işlenişinin de “taklit riskini artırabileceği” uyarısında bulunuyor.

Okulda şiddet olayları, uzmanlar ne diyor?

Son zamanlarda okullarda yaşanan şiddet olayları Türkiye’nin gündemine oturdu. Uzmanlar şiddetin ani ortaya çıkan bir durum olmadığını ve “gelişen bir süreç olduğunu” belirterek, bu konunun haberlerde işleniş şeklinin de “taklit riskini artırabileceği” uyarısında bulunuyor.

Üsküdar Üniversitesi'nden  Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Okul şiddeti ‘ani patlama’ değil, önceden gelişen bir süreç” olduğunu belirtiyor.

Prof. Dr. Süleyman İrvan ise “Özellikle öfke dolu, yalnızlık duygusu, dışlanmışlık duygusu taşıyan kişiler için bu türden ayrıntılı şiddet haberleri tetikleyici etki yapabiliyor” dedi.

Üsküdar Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. NevzatTarhan, yaptığı açıklamada, okul şiddetinin tamamen ortadan kaldırılamasa da büyük ölçüde önlenebilir olduğuna dikkat çekerek, şunları söyledi:

“Okul şiddeti sıfırlanamaz ama büyük ölçüde önlenebilir. Çünkü okul şiddeti ani patlama değil, önceden gelişen bir süreçtir, bu yüzden erken fark edilirse önlenebilir. Çünkü araştırmalar şunu gösteriyor: Saldırganların yüzde 70–80’i önceden sinyal verir. Çoğunda sosyal geri çekilme, tehdit dili, yoğun öfke ve planlama davranışı vardır şiddet görünmez değil, erken evrede fark edilebilir. Sadece güvenlik önlemleri, sadece disiplin cezaları veya sadece kamera sistemi sonucu azaltabilir ama nedeni çözmediği için geçici olur.” 

Üç aşamalı yaklaşım

Okul şiddetini önlemede üç aşamalı bir yaklaşım gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, bu konuda şunları söyledi:

“-Birincil önlem, tüm öğrencilere yöneliktir ve okul iklimini dönüştürmeyi hedefler. Bu kapsamda sosyal-duygusal öğrenme, empati eğitimi, zorbalık karşıtı programlar ve duygu düzenleme becerilerinin kazandırılması gerektirir.

-İkincil önleme riskli öğrencileri hedef alır. Bu çocuk neden sessizleşti, neden görünmez oldu ya da neden alışılmışın dışında davranmaya başladı? sorularının sorulması gerektir. Yalnız öğrencilerin tespit edilmesi, depresyon belirtilerinin izlenmesi ve okul psikolojik danışmanlığının etkin kullanılması gerekir.

-Üçüncül önlemenin ise yüksek risk durumlarında kriz müdahalesini kapsar. Tehdit değerlendirme ekiplerinin kurulması, aile-okul-uzman iş birliğinin sağlanması ve gerektiğinde güvenlik önlemlerinin devreye alınması önem arzeder.”

Araştırmaların, bir öğrencinin hayatında en az bir güvenilir yetişkinin bulunmasının şiddet riskini dramatik biçimde düşürdüğünü gösterdiğini anlatan  Tarhan, “Öğretmen, rehberlik uzmanı, ebeveyn ya da akran mentörü ile güvenli ilişki kuran çocuk hayatı güvenilir bulur ve şiddete başvurmaz” dedi.

Bir gencin ”kimse beni anlamıyor” demesinin bir uyarı olduğunu anlatan Tarhan, okul şiddetinin çoğunlukla temel psikolojik ihtiyaçların karşılanmamasıyla ilişkili olduğunu ifade etti. 

Mafya lideri gibi bazı rol modeller

Aşırı dijitalleşmenin de önemli bir risk faktörü olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yoğun ekran maruziyetinin sosyal izolasyona ve yüzeysel ilişkilere yol açtığını, mafya lideri gibi bazı rol modellerin şiddeti estetikleştirdiğini ifade etti Tarhan,  “Bu nedenle modern önleme çalışmaları sadece okul içinde değil, dijital yaşamı da kapsamalı” dedi. 

İrvan: ‘Şiddet haberlerinde ayrıntı ve tekrar, taklit riskini artırıyor’

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, son dönemde artan şiddet olaylarının medyada sunuluş biçimine ilişkin uyarılarda bulundu.

İrvan, araştırmaların, şiddet olaylarının medya tarafından ayrıntılı, dramatize edilmiş ve sürekli tekrar edilen biçimde sunulmasının bazı kırılgan bireylerde taklit davranışı riskini artırabildiğini gösterdiğini belirterek, ederek, “Özellikle öfke dolu, yalnızlık duygusu, dışlanmışlık duygusu taşıyan kişiler için bu türden ayrıntılı şiddet haberleri tetikleyici etki yapabiliyor. Şiddet olayının haberleştirilmesi sürecinde failin eylemi adım adım anlatıldığında, bu bir ‘yöntem kılavuzu’ gibi algılanabiliyor. Failin isminin, fotoğrafının, kişisel hikayesinin haberde öne çıkarılması, benzer özellikler taşıyan bireylerde ‘tanınma motivasyonu’ oluşturabiliyor” dedi.

Haber alma hakkı ile zarar vermeme ilkesi arasında denge

Bu türden olumsuz etkiler bağlamında medya etik kodlarında şiddetin haberleştirilme biçimine ilişkin ilkeler bulunduğuna dikkat çeken İrvan, “Örneğin Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Hak ve Sorumluluk Bildirgesine göre, ‘Gazeteci şiddeti özendirici yayın yapmamalıdır’” diye konuştu. İrvan, şunları kaydetti:

“Medya haber yaparken toplumun haber alma hakkı ile zarar vermeme ilkesi arasında bir denge kurabilmelidir. Haberi vermeli ama sorumlu biçimde vermelidir. Failin adını, fotoğrafını ve hayat hikâyesini gereksiz biçimde öne çıkarmamalı, saldırganı ve eylemi yüceltici ifadelerden kaçınmalı, yöntem, araç, zamanlama gibi taklit edilebilir detayları vermemeli, sansasyonel betimlemelerden kaçınmalıdır.”

Sansasyonel dil toplumsal algıyı şekillendiriyor

Medya dilinde sıkça kullanılan “kan donduran”, “dehşet anları” gibi ifadelerin de yalnızca dikkat çekici olmadığını, aynı zamanda toplumun olayları algılama biçimini şekillendirdiğini söyleyen İrvan, “Bu ifadeler risk algısını abartır, toplumda korku ve kaygı yaratır. Özellikle hassas bireylerde çaresizlik duygusunu besler. Çok sık tekrarlandıklarında da toplumda duyarsızlaşmaya neden olabilir. İnsanlar şiddete alışır ve empati duygumuz körelmeye başlar” dedi.  

Bilgi verme sorumluluğu ile toplumsal ruh sağlığını koruma arasında denge kurabilmenin gazeteciliğin en zor ama en temel meselelerinden biri olduğunu kaydeden İrvan, şöyle konuştu:

“Çözüm, bunlardan birinden vazgeçmekten değil, haberi etik ilkeler çerçevesinde oluşturmaktan geçer. Bu da sorumlu gazeteciliğin bir gereğidir. Elbette özellikle dijital medyanın tık odaklı habercilik anlayışı içinde bu önerilerin hayata geçirilmesi hiç kolay değil. Bu noktada iyi gazeteciliği teşvik edecek mekanizmalar bulmamız ve geliştirmemiz gerekiyor.”

İrvan, “Mağdurlara ait görüntülerin ve özel bilgilerin paylaşılması, yalnızca olayın kendisiyle sınırlı bir etki yaratmaz, ikincil travma dediğimiz dolaylı travmaya ve kalıcı sonuçlara yol açabilir” uyarısında bulundu.

Saldırganın hikâyesi kahramanlaştırma riskini artırıyor

Saldırganın hayat hikâyesine odaklanan haber dilinin dolaylı bir “kahramanlaştırma” riski taşıdığına dikkat çeken. İrvan, şunları söyledi:

“Medya neyi uzun uzun anlatırsa, okur/izleyici onu önemli saymaya başlar. Medyanın böyle bir gücü olduğunun farkında olmamız gerekiyor. Saldırganın çocukluğuna, travmalarına, aile yaşantısına odaklanıldığında, toplumda bu kişi incelenmeye değer duygusu oluşur. Ayrıca, saldırganın kendisine benzeyen akranları arasında özdeşleşme hissi oluşturur, o da benim gibiymiş, ben de yapabilirim duygusuna yol açabilir. Medya, bu türden saldırılarda odağına saldırganı değil, mağdurları ve çözüm yollarını almalıdır.”

İrcan, sosyal medyada kontrolsüz biçimde yayılan görüntülerin de ciddi riskler barındırdığını söyledi.

Önleyici ve çözüm odaklı gazetecilik

Medyanın yalnızca şiddeti aktaran değil, aynı zamanda çözüm üreten bir rol üstlenmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. İrvan şu önerilerde bulundu:

“Bu konu önleyici gazetecilik ve çözüm gazeteciliği olarak adlandırılan iki önemli gazetecilik yaklaşımını gündeme getiriyor. Önleyici gazetecilik, toplumsal sorunları kriz aşamasına gelmeden önce görünür kılmayı amaçlayan bir habercilik anlayışıdır. Bu yaklaşımda medya, yalnızca gerçekleşmiş olayları aktaran bir mecra değil, potansiyel riskleri erken aşamada tespit eden ve kamuoyunu uyaran bir işlev üstlenir. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkar: Geleneksel olarak “olay olduktan sonra haber yapma” refleksi üzerine kurulu bir medya düzeninde, gerçekten önleyici bir gazetecilik ne kadar mümkün olabilir? Bu soru, sadece gazetecilik pratiğini değil, aynı zamanda medya kurumlarının yapısını ve habercilik önceliklerini de tartışmayı gerektirir.

İkinci olarak, çözüm gazeteciliği yaklaşımı, haberin odağını sorunların aktarımından çıkararak çözüm yollarına ve iyi uygulama örneklerine genişleten bir yaklaşımı ifade eder. Bu anlayışa göre gazetecilik, sadece ‘ne oldu’ sorusunu değil, aynı zamanda ‘bu sorun nasıl çözülebilir’ sorusunu da görünür kılmalıdır. Özellikle şiddet haberleri bağlamında bu yaklaşım, yalnızca olayın kendisine odaklanmak yerine, uzman görüşlerine, önleyici politikalara, uluslararası deneyimlere ve uygulanabilir çözüm önerilerine yer verilmesini önerir.”

Şiddet olaylarının ardından sıkça gündeme gelen yasakçı yaklaşımların kalıcı çözüm üretmediğini dile getiren Prof. Dr. Süleyman İrvan, “Yapmamız gereken, sorumlu gazetecilik pratiklerini teşvik etmek, sosyal medyanın sorumlu kullanımına ilişkin sosyal medya okuryazarlığını yaygınlaştırmak, şiddet üreten koşulların ortadan kaldırılması için çaba harcamaktır” dedi.